22 Ocak 2016 Cuma

NECİP FAZIL KISAKÜREK'İN ŞİİRLERİ



Utansın!

Tohum saç, bitmezse toprak utansın! 
Hedefe varmayan mızrak utansın! 

Hey gidi küheylan, koşmana bak sen! 
Çatlarsan, doğuran kısrak utansın! 

Eski çınar şimdi noel ağacı; 
Dallarda iğreti yaprak utansın! 

Ustada kalırsa bu öksüz yapı, 
Onu sürdürmeyen çırak utansın! 

Ölümden ilerde varış dediğin, 
Geride ne varsa bırak utansın! 

Ey binbir tanede solmayan tek renk; 
Bayraklaşamıyorsan bayrak utansın! 

  
                                     AYNADAKİ HALİME                           

Akmayan yaşlarla sıcacık yüzün
Yavrum, bugün seni pek ölgün gördüm 
Gözünde bir küçük noktadır hüzün 
Neş'eni ne bugün, ne de dün gördüm 

Eğri dallar gibi halsiz, yorgunsun 
Birikmiş sulardan daha durgunsun 
Görünmez bıçakla içten vurgunsun 
Seni öz yurdunda bir sürgün gördüm 

Geçti bir cenaze peşinde ömrün 
Bilemem, vardığın neresi, bugün 
Her gün yürüdüğün kadar yürüdün 
Arkasından kendi ölünün, gördüm

GURBET ŞİİRİ

Dağda dolaşırken yakma kandili
Fersiz gözlerimi dağlama gurbet.
Ne söylemez, akan suların dili
Sessizlik içinde çağlama gurbet.

Titrek parmağınla tutup tığını
Alnıma işleme kırışığını.
Duvarda, emerek mum ışığını
Bir veremli rengi bağlama gurbet.

Gül büyütenlere mahsus hevesle
Renk renk dertlerimi gözümde besle.
Yalnız, annem gibi o ılık sesle
İçimde dövünüp ağlama gurbet.

ZİNDAN 
Zindan iki hece. Mehmed'im lafta!
Baba katiliyle baban bir safta!
Bir de geri adam, boynunda yafta
Halimi düşünüp yanma Mehmed'im!
Kavuşmak mı? Belki Daha ölmedim!
 
Avlu Bir uzun yol Tuğla döşeli,
Kırmızı tuğlalar altı köşeli.
Bu yol da tutuktur hapse düşeli
Git ve gel Yüz adım Bin yıllık konak
Ne Ayak dayanır buna, ne tırnak!
 
Bir Alem ki, gökler boru içinde.
Akıl, olmazların zoru içinde
Üstüste sorular soru içinde.
Düşün mü, konuş mu, sus mu, unut mu?
Buradan insan mı çıkar, tabut mu?
 
Bir idamlık Ali vardı, asıldı;
Kaydını düştüler, mühür basıldı.
Geçti gitti, birkaç günlük fasıldı
Ondan kalan, boynu bükük ve sefil;
Bahçeye diktiği üç beş karanfil
 
Müdür bey dert dinler, bugün "maruzat"!
Çatık kaş Hükümet dedikleri zat
Beni Allah tutmuş kim eder azat?
Anlamaz; yazısız, pulsuz dilekçem
Anlamaz! ruhuma geçti bilekçem!
 
Saat beş dedi mi, bir yırtıcı zil
Sayım var, maltada hizaya dizil!
Tek yekün içinde yazıl ve çizil!
İnsanlar zindanda birer kemmiyet;
Urbalarla kemik, mintanlarla et.
 
Somurtuş ki bıçak, nara ki tokat;
Zift dolu gözlerde karanlık kat kat
Yalnız seccademin yöünde şefkat
Beni kimsecikler okşamaz madem
Öp beni alnımdan, sen öp seccadem!
 
Çaycı getir ilaç kokulu çaydan!
Dakika düşelim, senelik paydan!
Zindanda Dakika farksızdır aydan
Karıştır çayını zaman erisin
Köpük köpük, duman duman erisin!
 
Peykeler, duvara mıhlı peykeler
Duvarda, başlardan yağlı lekeler
Gömülmüş duvara, baş baş gölgeler
Duvar, katil duvar yolumu biçtin
Kanla dolu sünger Beynimi içtin
 
Sükut Kıvrım kıvrım uzaklık uzar
Tek nokta seçemez dünyadan nazar
Yerinde mi acep, ölü ve mezar?
Yeryüzü boşaldı habersiz miyiz?
Güneşe göç var da, kalan biz miyiz?
 
Ses demir, Su demir ve Ekmek demir
İstersen demirde muhali kemir.
Ne gelir ki elden, kader bu, emir
Garip pencerecik, küçük daracık;
Dünyaya kapalı, Allah'a açık
 
Dua, dua, eller karıncalanmış;
Yıldızlar avuçta, gök parçalanmış
Gözyaşı bir tarla, hep yoncalanmış
Bir soluk, bir tütsü, bir uçan buğu
İplik ki incecik, örer boşluğu
 
Ana rahmi zahir, şu bizim koğuş
Karanlığında nur, yeniden doğuş
Sesler duymaktayım; Davran ve boğuş!
Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!
Kalk ayağa, dimdik doğrul ve sevin!
 
Mehmed'im, sevinin, başlar yüksekte!
Ölsek de sevinin, eve dösek de!
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte!
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir!
Gün doğmuş, Gün batmış, ebed bizimdir!
 
Necip Fazıl Kısakürek
 

Dalgalar 

Sarmış deniz kızları gibi dalgalar bizi,
Uzun saçları gümüş, şeffaf tenleri fosfor.
Yumuşak başlarıyla sarsarak teknemizi,
Yolcu, gittiğin sahil nerde diye bağırıyor.

Ne bir kıyıdan eser, ne bir ışıktan eser,
Sulardan daha derin, yolun karanlıkları.
Dalgalar, yürüyünüz, arayalım beraber,
Başımızı dövecek yalçın kayalıkları! ..

Necip Fazıl Kısakürek

***********************

Canım İstanbul 

Ruhumu eritip de kalıpta dondurmuşlar;
Onu İstanbul diye toprağa kondurmuşlar.
İçimde tüten birşey; hava, renk, eda, iklim;
O benim, zaman, mekan aşıp geçmiş sevgilim.
Çiçeği altın yaldız, suyu telli pulludur;
Ay ve güneş ezelden iki İstanbulludur.
Denizle toprak, yalnız onda ermiş visale,
Ve kavuşmuş rüyalar, onda, onda misale.

İstanbul benim canim;
Vatanim da vatanim
İstanbul,
İstanbul

Tarihin gözleri var, surlarda delik;
Servi, endamlı servi, ahirete perdelik
Bulutta saha kalkmış Fatih'ten kalma kir at;
Pırlantadan kubbeler, belki bir milyar kırat
Şahadet parmağıdır göğe doğru minare;
Her nakısta o mana: Öleceğiz ne çare?
Hayattan canlı olum, günahtan baskın rahmet;
Beyoğlu tepinirken ağlar Karaca Ahmet

O manayı bul da bul!
İlle İstanbul’da bul!
İstanbul,
İstanbul

Boğaz gümüş bir mangal, kaynatır serinliği;
Çamlıca'da, yerdedir göklerin derinliği.
Oynak sular yalının alt katına misafir;
Yeni dünyadan mahzun, resimde eski sefir.
Her aksam camlarında yangın çıkan Üsküdar,
Perili ahşap konak, koca bir şehir kadar
Bir ses, bilemem tambur gibi mi, ud gibi mi?
Cumbalı odalarda inletir katibi mi

Kadını keskin bıçak,
Taze kan gibi sıcak.
İstanbul,
İstanbul

Yedi tepe üstünde zaman bir gergef isler!
Yedi renk, yedi sesten şayisiz belirişler
Eyüp oksuz, Kadıköy süslü, Moda kurumlu,
Adada rüzgar, ucan eteklerden sorumlu.
Her şafak Hisarlarda oklar çıkar yayından
Hala çığlıklar gelir Topkapı sarayından.
Ana gibi yar olmaz, İstanbul gibi diyar;
Güleni söyle dursun, ağlayanı bahtiyar

Gecesi sümbül kokan
Türkçe’si bülbül kokan,
İstanbul,
İstanbul

Necip Fazıl Kısakürek


 Çile 

Gâiblerden bir ses geldi: Bu adam,
Gezdirsin boşluğu ense kökünde!
Ve uçtu tepemden birdenbire dam;
Gök devrildi, künde üstüne künde

Pencereye koştum: Kızıl kıyamet!
Dediklerin çıktı, ihtiyar bacı!
Sonsuzluk, elinde bir mavi tülbent,
Ok çekti yukardan, üstüme avcı.

Ateşten zehrini tattım bu okun.
Bir anda kül etti can elmasımı.
Sanki burnum, değdi burnuna (yok) un,
Kustum, öz ağzımdan kafatasımı.

Bir bardak su gibi çalkandı dünya;
Söndü istikamet, yıkıldı boşluk.
Al sana hakikat, al sana rüya!
İşte akıllılık, işte sarhoşluk!

Ensemin örsünde bir demir balyoz,
Kapandım yatağa son çare diye.
Bir kanlı şafakta, bana çil horoz,
Yepyeni bir dünya etti hediye.

Bu nasıl bir dünya hikâyesi zor;
Mekânı bir satıh, zamanı vehim.
Bütün bir kâinat muşamba dekor,
Bütün bir insanlık yalana teslim.

Nesin sen, hakikat olsan da çekil!
Yetiş körlük, yetiş, takma gözde cam!
Otursun yerine bende her şekil;
Vatanım, sevgilim, dostum ve hocam!

AFFET!SENDEN HABERSİZ ALDIĞIM HER NEFESTEN

Rabbim,Rabbim işin bildim neymiş Türkçe'si,
Senin aşkın ateştir,ateşin gül bahçesi
Aşk korkuya peçedir,korku da aşka perde.
Allah'tan nasıl korkmaz insan?
O'nu sever de..
Verirler''ben acizim,kudret senin''dedikçe..
Verenin şanı büyük,sen iste istedikçe
Bu yük senden Allah'ım çekeceğim naçarım.
Senden sana sığınır,senden sana kaçarım.
Yaradan,rahmetini kahrından üstün saydı.
Ne olurdu halimiz ,gözyaşı olmasaydı?
Göz kaptırdığım renkten,kulak verdiğim sesten,
AFFET!SENDEN HABERSİZ ALDIĞIM HER NEFESTEN..


Necip Fazıl Kısakürek
GEÇEN DAKİKALARIM 

Kimbilir nerdesiniz,
Geçen dakikalarım,
Kimbilir nerdesiniz?
Yıldızların korkarım,
Düştüğü yerdesiniz,
Geçen dakikalarım.
Acaba tütsü yaksam,
Görünür mü yüzünüz?
Acaba tütsü yaksam..
Siz benim yüzümsünüz,
Eğilip suya baksam,
Görünür mü yüzünüz?
Gitti bütün güzeller,
Sararmış biri kaldı,
Gitti bütün güzeller.
Gün geldi saat çaldı,
Aranızda verin yer,
Sararmış biri kaldı.

Necip Fazıl Kısakürek
Dayan Kalbim
Seni dağladılar, değil mi kalbim,
Her yanın, içi su dolu kabarcık
Bulunmaz bu halden anlar bir ilim;
Akıl yırtık çuval, sökük dağarcık
Sensin gökten gelen oklara hedef;
Oyası ateşle işlenen gergef
Çekme üç beş günlük dünyaya esef!
Dayan kalbim üç beş nefes kadarcık!
Ayrılık Vakti
Akşamı getiren sesleri dinle
Dinle de gönlümü alıver gitsin
Saçlarımdan tutup kor gözlerinle
Yaşlı gözlerime dalıver gitsin
Güneşle köye in, beni bırak da
Küçüle, küçüle kaybol ırakta
Şu yolu dönerken arkana bak da
Köşede bir lahza kalıver gitsin
Ümidim yılların seline düştü
Saçının en titrek teline düştü
Kuru yaprak gibi eline düştü
İstersen rüzgara salıver gitsin
Saçların
Saçların omuzlarından aksın
Mermer üzerinden geçen su gibi
İçinde ezgin bir his duyacaksın
Yaz vaktinin gündüz uykusu gibi
Saç tel tel örtüler hep tül tül düşer
Gözünün değdiği yere gül düşer
Sonunda sana da bir gönül düşer
Gönlümün şimdiki duygusu gibi
Dillerde dökülüp sayılır saçın
Sıcak nefeslerle bayılır saçın
Bir tütsüdür kalbe yayılır saçın
Kararan gözlerin buğusu gibi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder